12/1/2009 - Bir Öykü
“Bir virgüle kendini asıp defalarca ölmek istese de cümlenin düşmesinden korkarak vazgeçiyordu. Şöyle sağlam, kendi ayakları üzerinde durabilen, güçlü cümleler kurabildiğinde ve buna inanabildiğinde ölmeyi de deneyecekti, Jack London gibi veya Martin Eden…” Şimdiye kadar kurduğu hiçbir cümleden hoşnut değildi. Bir cümlesini bile sevebilseydi keşke. 24 yıldır kimseye göstermeden yazdığı ve siz bu yazıyı okumaya başlamadan az önce yırttığı, buruşturduğu ve çöpe attığı bütün kâğıtları tekrar gözden geçirerek, önceden yazdığı sağlam bir cümleyi aramayı kafaya koydu. “Nasıl olsa artık lazım olmayacak” demişti çöpe atarken yazıları. Haksız da değildi hani; gerçekten hiç lazım olmamışlardı. Ne birine aşkını ifade ederken bu cümleleri kullanabilmişti ne de iş yerindeki arkadaşlarına bahsedebilmişti bunlardan. Otobüsteyken, kafasını kaldırmadan kaldırımda yürürken, marketteyken, çocuğunu severken, kuruyemiş alırken, karısını sevmezken, uyurken, fermuarını çekerken, akrabalara katlanırken, su içerken, nefes alırken, gençken, saate bakarken, gömleğinin kolunu kıvırırken, 10 saniye sonra çöpe uzanacakken de bu cümleler hiç bir işine yaramayacaktı. Bugün izin günüydü, kesin kararını vermişti: Bugün bitirmeliydi bu işi, ne olacaksa olmalıydı artık.
Çöpe doğru gitti ve içinden yırttığı kâğıtları ayıklamaya başladı. Uzunca bir süre kâğıtları toparlayarak oyalandı. Yırttığı parçaları bir şekilde birbirine ekliyor, oluşan cümleleri dikkatlice inceliyor ve genelde devrik, uzun cümleler yazdığı için bu işlemler biraz uzun sürüyordu. “Ne olurdu biraz daha kısa cümleler kursaydım sanki” diye hayıflandı kendi kendine. Kâğıtları düzgün toparlama işleminde başarılı olamayacağını anlayınca, bu iş bir süre sonra kelime ve cümle toparlama işlemine döndü. Farklı kâğıtların farklı yerlerindeki kelimeleri ve cümleleri birleştiriyor, oluşan anlamlara gizlice gülüyordu. Aslında kelimelerin o kadar da önemli olmadığını, önemli olanın anlamlı bir bütün oluşturma gayretinin olduğunu o sırada anlamıştı. 24 yıldır yazıyordu ama bunu yeni anlıyordu. Şaşmıştı. Şöyle bir cümle oluşturmuştu kâğıtlarından: “Otopsi raporumda otostoptan öldüğüm yazıyordu. Duygulandım ama ağlamadım. Artık ağlamıyordum.” Bu cümleleri 5 farklı kâğıt parçasından oluşturmuştu. Aslında 5 farklı duyguyla, 5 farklı zamanda yazılmış kelimeler, cümleler kendince bir anlam bütünlüğü oluşturabiliyorlardı. Yıllardır düzgünce kuramadığı cümleyi acaba bu yırtık kâğıt parçaları ile mi yapacaktı? Bunu deneyerek görmesi lazımdı. İşe yaramaz dediği şeyler belki de ilk defa ona yardımcı olacaktı. Bu ucuz, seyircide merak uyandırma gayretinde olan hikâye girişi de ona pek akıcı ve akılcı gelmemişti ama oyun oyundu ve kuralına göre oynanıyordu, kuralı da kendisi koyuyordu. Ne olursa olsun sonradan oluşturduğu hiçbir cümleyi düzeltmek yoktu.
24 yıldır o kadar çok yazmış ki ihtiyacı olduğu her kelimeyi bulabiliyordu. Bazen noktalama işareti ve kelime aynı kağıt parçasında denk geliyordu ve işini zorlaştırıyordu. Nokta ile birlikte gelen bir kelimeyi cümlenin son kelimesi yapmak, bir diğerini virgülle beraber kullanmak, ünlemsiz bir cümlenin sonuna ünlemli bir kelime koymak artık ona çok daha çekici geliyordu. Belki de boşu boşuna bu kadar uğraşmıştı yıllardır: İşte oluyordu, kelime cuk diye oturuyordu: “İsrafil'e göz kırptım, elindeki düdüğü çal dostum, kıyamet vakti -Apocalypse Now- "Parayı veren düdüğü çalar" dedi. Çok üstelemedim, azami hırslı, asgari ücretli bir işçiydim, maaşım yeterdi hepimize. O paraya bakkaldan bir sürü bonibon alabilirdim: O beni seviyorsa kesinlikle bonibon da severdi!”
Az önce oluşturduğu o son cümlede artık bonibon seven kişiyi merak etmişti ve sayfanın devamını arıyordu. Bu sırada da gözüne çarpan kelimeleri, cümleleri bir kenara ayırıyordu. Bonibon seven kişinin kıytırık bir gençlik hevesi olduğunu anladığında epey bir süre geçmişti. Kıytırık gençlik hevesi üzerine bir süre düşündü: Bu yaşına kadar yaptığı hiçbir şeyden pişmanlık duymamıştı ve şu anda eskiden yaptıklarının hemen hemen hiçbirini yapmıyordu. Yine de pişman değildi; işte bu yüzden çok pişmandı. Daha fazla pişman olmak istemiyordu ve çabucak bu işe son vermesi lazımdı. Geçmişi ile arasına giren bu kâğıtlardan bir an önce kurtulmak ve onlarsız bir hayata başlamak istiyordu. “Son bir kez” dedi içinden. Uzun bir cümlesini düzenledi ama nokta koyamıyordu. Ah bir koysaydı noktayı… Bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçerdi, noktayı koyabilse onun da noktasından elbet bir doğru geçecekti. Neredeydi bu doğru yıllardır da hayatından bir kez olsun geçmemişti? Hayatının noktası eksikti ve noktalanması gerekiyordu belki de. O da böyle düşündü ve beklemeye koyuldu. O cümlesini noktasız bırakıp, kâğıtlardan birinden bir virgül buldu. Özenle kurduğu cümlenin sonuna virgülü yerleştirip bir bantla birbirine yapıştırdı. Artık bundan başka cümle kurmayacaktı. Oyunun kuralı gereği oluşturduğu cümleleri silme imkânı olmadığı için az önce anlattıklarına kendisi bile inanmasa da oyuna devam etti. Siz de okumaya devam ettiniz. Bir 24 yıl daha böyle geçti...
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/1/2009 - SEN
Günlerden bir gün; hani benim seni sevdiğim gün mesela, senin beni sevmediğin gün gibi. Tıpkı o gün gibi biliyorum ki, bugüne musalla taşında uyanmış olmasaydım, ölmeseydim mesela, sana öyle bir masal anlatabilirdim, öylesine etkileyebilirdim ki seni; bu masala inanmış olmak sende yaşama kudreti bırakmazdı. Ama bunu sana yapamazdım, söyleyemezdim inanabileceğin bir yalanı, söylemedim de. O yüzden bu yalanı şimdi söyleyebiliyorum ancak; soğuk bir musalla taşına musallat olduğum soluk bir sonbahar günü. Ölü bedenimin konuşabileceğini, ağzımdan repliksiz çıkan bu kelimeleri duyabileceğini ve dahası bu kelimeleri sevebileceğini açıkçası ben de kestirememiştim işin en başında. Ama ne zaman ki konuşmaya başladım ve sen “devam et, devam et” der gibi baktın ya feri kaçmış gözlerimin içine içine, işte o an içim içimi yedi için için, senin için. İşte bunun için devam ediyorum:
Hani ben henüz bu taşın üzerine çıkmamışken de severdim ya seni, koşardım ya peşinden, haberin bile yoktu ya benden ve gülemezdin bile ya çabama; olsun yine de seni severdim sen gibi. Seni ilk tanıdığımda ya O’ysa diye şüpheye düşürebilmiştin ya beni; suretini görmeden, sadece metroda tutunan elini gördüğümde anlamıştım sen olduğunu da, yüzüne bakmaya çekinmiştim ya, ya sen değilsen diye, işte bu yüzden sevmiştim seni. Yüzüne bakamadan günlerce gelmiştim peşinden. Yürüyüşünden karakterini çözmeye çalışmış, kimleri usulca süzdüğüne bakmıştım. Kimlerle arkadaşlık edip, hangi filmlere gittiğini uzaktan uzaktan izlemiştim. Simit yiyişini, döner yemeyişini, çocukları sevişini, köpekleri sevmeyişini, otobüs beklemeni, buluşmalara geç kalmanı ve bütün bunları yaparken beni fark etmeyecek kadar aceleci olmanı ve beni fark etme konusunda hiç aceleci olmayışını sevmiştim. Yağmurdan kaçarken girdiğin kapalı mekânları, hava sıcakken aradığın gölgelikleri ben de gezmiştim senin peşinden. Dar gelirli bir ailenin dar pantolon giyen kızı olarak tanımlamıştım seni, sen hariç sevdiklerime anlatırken. Seni ne çok tanırlardı bilir misin, ben seni tanıyamadığım için diğerleri? Hep senden bahsederdim: İş görüşmelerimde medeni halimi sorduklarında ki düzeyli platonik ilişkimdin sen benim ve şaşkınlığıydın diğerlerinin. Konu işten ziyade hep sen olurdun bu görüşmelerde: Gözlerini, bakışını ve özlemini anlatırdım onlara. Gizlediği bir şeyler yok, sadece özlediği şeyler var diye özetlemiştim hayatını diğerlerine. Arkadaşlarınla fotoğraf çekilirken, fotoğrafı çeken arkadaşını da kadraja sığdırarak gizlice çektiğim fotoğrafını ve bir gün cebinden düşürdüğün –saat 10’da gelecekler- bir kâğıdı saklamıştım günlerce cebimde. Aşını kazanmak için aşındırdığın yolları ve bunları mecburiyetten yaptığın için sıktığın canını sevmiş, seni çok sevmiştim. Arkadaşlarınla arkadaş olmuş, evinin yakınlarına taşınmış ama sana açılamamıştım. Açılsam sanki bir şeyler eksilecekmiş gibi gelirdi ve sanki şu anda eksiliyor da. Hani ineceğin duraktan bir durak önce düğmeye basıp kimse inmediği için utangaçlığından inmek zorunda kalmıştın ya otobüsten, işte o otobüste ölmüştüm ben. Peşinden inememiştim ve az ileride zincirleme bir kaza tamlaması ile tamamlanmıştı bu di’li geçmiş hayatım. Sanırım bazı şeyler hep böyle yarım kalacak ve hep seni sevmeye devam edeceğim. Ancak başka bir hayata inanarak kendimi inandırabilirim bu acıya. Şu anda heyecanla bu konuşmanın bitmesini beklerken ve bakarken gözlerinin içine içine, sen beni artık duyamıyor ve sadece ağlıyorsun. Bu aşkı sana anlatan arkadaşının sana anlattıkları kadarı ile beni anlayabiliyorsun. Olsun yine de bir şeydir ve belki öteki hayat dedikleri şey budur. İnan çok huzurluyum ve mutluyum. Sadece şunu bilmeni istiyorum: Seni hala çok seviyorum.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
25/10/2008 - Ahval
Helvalar, tencereler, kadınlar, çocuklar... Bütün ölü evlerindeki matemi matematiksel olarak hesapladım sonuç Mahmut Tuncer çıktı: "Bakkal amca bakkal amca, yağın var mı?" Bakkal amca şarkının aksine 70'lerdeki dar zamanları düşleyerek"yağ yok" dedi, biraz yağ çektim, zuladan çıkarttı: Hidrojen katkılı sıvı yağ, al sana katı "sana yağ." Borcun 2 milyon. Bütün bu uğraşlar şunun içindi:
Dedem ölmüştü veya babaannem belki de ben. Vakit matem vaktiydi. İnsanlar anlamadığı şeyleri dinleyerek hüzünlenmeyi ya da sevinmeyi sevdikleri için bu hayatı anlatan bir kitabı da ölülerin ardından okuyarak mutlu oluyorlardı. Sıkıldım, kapıya çıktım. Kapıda, imam iyi okuduğu için babam açıktan bir 50'lik daha uzattı, adam almamazlık yapmadı. "Rahmetli iyi insandı." dedi yalan bir nidayla. Ölülerin arkalarından rahmetli diye bahsetmemiz için ne kadar zaman gerekirdi? İnsan ne kadar zamanda rahmetli olurdu? Dedem 1 günde rahmetli olmuştu. Gerçi zaten rahmetli olmak için yeterince yaşlıydı ama babaannem o kadar değildi; onun rahmetli olması birkaç gün sürmüştü. İnsanlar için her şey ne kadar da kolaydı, dillerini hemen alıştırıveriyorlardı: "Rahmetli iyi insandı." Kötü bir rahmetliye rastlamamıştım zaten, en fazla "rahmetli aslında iyi insandı" olurdun. İnsan rahmetli olunca iyi oluyordu. Rahmetli güzel bir şeydi. Bu parlak fikir bana hoş göründü:
İntiharımla ailemi iftihar ettirebilirdim.
Yıllarca bir baltaya sap olamadığım için ailemi iftihar ettirecek şeyin bu olduğuna kesin kanaat getirdim. Bunu yaparsam rahmetli olur ve "Rahmetli ne iyi insandı" ya da "rahmetli iyi insandı" olamazdım ama "rahmetli aslında iyi insandı" olurdum kesin. Hani aslında az daha yaşasa bize ısınacaktı, bizim gibi iyi olacaktı gibisinden. Her şeyin aslında ani bir ölüm karşısında ama önceden zaten bilinen kurallara göre hazırlandığı bir ölü evinde - Helva, tavuk pilav, ayran, Kur'an- ölü bedenim son kez kefene sarılı huzurlarına çıkar ve "rahmetlinin ruhuna" diyerek tavukları mideye indirirlerdi. Ailem bunları yaparak hem kendini rahatlatır hem de hayatımda ki belirsizliği diğerlerinin sevebileceği "rahmetli aslında iyi adamdı" şeklinde, benim anılarımı anlatarak tamamlardı:
"Ben aslında iyi adammışım, aslında akrabalarım geldiğinde bir bahane uydurup evden gitmem, bayramlarda yanlarına gitmemem onları sevmediğimden değil, gerçekten işim olduğu içinmiş. Ha tabi benim hiçbir zaman kesin bir işim olmamış ama olsun yine de az daha yaşasam bir iş sahibi olabilirmişim, bunun için çabalıyor ve bazı yerlere başvuruyormuşum. Yok canım, günlerce odamdan çıkmadan kötü bir şey yapmıyormuşum: Odamda film izliyor ve kitap okuyormuşum, bunlar kötü şeyler sayılmazmış ve hem ben kimsenin tavuğuna kışt dememişim. Aslında sorun da buymuş içlerinden birine göre. Aslında ben gayet zeki ve idrakliymişim, hem iki üniversite bırakmışım, istesem çok daha aktif biri olabilir, başarılarımla göğüslerini kabartabilirmişim. Sorun da buymuş: Neden olmamışım? Bir bildiğim varmış bir ötekine göre. Bir bildiğim varmış ve ben bütün o durgunluğumun altında aslında kocaman hayaller saklıyormuşum, suskunluğum bundanmış: Çok şey biliyormuşum. Hani fena da sayılmazmış susmam diğerine göre. Konuşsaymışım üniversiteye hazırlanan yeğenime kötü örnek teşkil eder, onu da kendim gibi yaparmışım. Hem hayat öyle amaçsız da yaşanmazmış ki, en kötü bir memuriyete girer ve orda bir iş sahibi olabilirmişim. Peki bunu neden yapmamışım? Bir bildiğim mi varmış? Hadiymişim oradan, besbelli tembelmişim. Yok yok, aslında o kadar da tembel değilmişim bir başka ötekine göre. Canım istediği zaman istediğim şeyi yapabiliyormuşum. O üniversiteleri besbelli çalışarak kazanmışım ama yine de bazı sorunlarım da yok değilmiş ama hangi insanın sorunu yok değilmiş ki? Ben aslında iyi adammışım, rahmetli. Bir keresinde..." İşte ben de rahmetli olmuştum. Bu kadar erken beklemiyorum açıkçası.
Onların bu muhabbetlerinden sıkılıp bir an önce gömülmek ve son toprağı üzerime serptikten sonra başımdan defolmaları için bekledim. "Ölen aslında benmişim, aşıklar ölmezmiş. Ben hayvanmışım". Bu sözleri toprağın üstüne kapaklanan son sevgilimden duyuyordum. Bir süre öylece bekledi ve o da gitti başımdan. Şimdi rahattım. Mezarlıkları çok severdim, böylesi ne de güzel oldu. Şimdi sorgu melekeleri geliyor ve ben bu satırları günah ve sevaplarımızı yazan, sağ ve sol omzumuzda duran meleklere dikte ettiriyorum. Sağ olsunlar kırmadılar beni, çok cana yakın çıktılar. Umarım sorgu meleklerinin soruları zor olmaz. Duyduğuma göre onların sordukları soruların yaptığın kadarına da puan veriliyormuş. Bu yüzden aklıma ne gelirse yazacağım. Şimdilik hoşça kalın.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/6/2008 - Yarım
Tarihi bir handa tarihi bir ana tanık oluyordu: Son moda çakma çantasında bomba taşıyan esmer bomba, alışık olduğu bakışlarla yolunda seğiriyordu ve az sonra ona şehvetle bakan bütün gözlerden intikamını alacaktı. Adamımız her şeyin farkındaydı ama bu durumu engellemek için bir çaba göstermesi gerektiğini düşünmüyordu. Dün gece bir kedinin kuşu yakalayıp mideye indirmesini neden engellemediyse -ekosistemi bozmak istememişti- aynı nedenden bu katliamı da engellemek istemiyordu. Tek soru kendini tarihi handan bir anda dışarı atacak mıydı, kedi miydi, kuş mu, yoksa ikisinin de kaderini belirleyen belli belirsiz bir adam mı?
Adam olmadığına kanaat getirdikten sonra adımını handan dışarı attı. Bu günahından dolayı yerde oturan bir dilenciye para vermek için elini cebine daldırdı. Parayı cebinden aceleyle çıkarıp havaya attı ve kendinden emin olarak yazı dedi -hep yazı derdi, derdi yazıydı hep-, tura da gönlü kaldı. Demir bir milyonluk kucağına düşen dilenci kadın sonuca aldırmadan parayı cebe hanın patlama melodisiyle birlikte indirdi. Dilenci kadın adamımıza yüksek sesle hayır duaları yağdırırken, patlamaların gürültüsü de dilencinin sesini bastırmak istercesine adamımıza beddua ediyordu. Bu arada kalmışlık yüzüne pis, sinsi bir sırıtış tıkıştırmıştı. Hangi ses daha ağır basıyordu? Sırıtıyordu… Bu onun sesiydi…
Acı bir fren sesiyle irkildi, suratında aynı pis sırıtışla. Kaldırımın üzerine koyulmuş karpuzcunun taburesine içindeki bir tabur adamı nasıl sığdırdığını düşünüyordu. Patlamadan kalan kol ve bacaklardan ancak bir kaçını yanına alabilmişti. Karpuzcu da ortalarda görünmüyordu, onca karpuzu ne yapacaktı ki? Yoksa karpuzcu kendisi miydi? Kimse bir karpuzcudan böyle şeyler ummazdı, sen de ummamıştın değil mi okur? Olur böyle şeyler alışacaksın. Yanık kol ve bacaklar nerede? Bilmiyorsun işte. Benim söylememi bekliyorsun, acizsin. Kaldı ki bu yazıya da ihtiyacın yok, hemen şu anda okumayı kesebilirsin, kandırma kendini.
Acı bir fren sesiyle irkildi, suratında aynı pis sırıtışla. -Dejavu- Kaldırımın üzerine karşılıklı koyulmuş iki taburede tek başına karşılıklı oturuyordu. Aynı zamanda iki paragrafta da geçen arabanın akıbetini merak ediyordu. Tabureden içindeki bir tabur adamla doğruldu, arabaya doğru. Doğruydu tahminleri; aslında bir araba yoktu ve bütün bu yukarıdaki olaylar sadece zihin oyunlarından ibaretti. Esmer bomba, dilenci kadın, karpuzcu, araba, yanık kollar ve bacaklar... Hepsi kendinin kendini kandırmasıydı ve ayıldığında Hasankeyf Kalesi’nde can dostu, diğer yarısı Hasan'la keyifli keyifli cigaralarını tüttürmeye başlamışlardı. Sigarayı Hasan çıkarmıştı, o da züppenin birinden aşırdığı zippo ile yakmıştı sigarayı; yakarken de “sana bi çakmak lazım” esprisini ihmal etmemişti, gülümsetmişti Hasan’ı.. Bu paylaşım onların hayatlarının özetiydi; legolar gibi birbirlerinin bütünleyenilerdi. Olmayan sağ kolu ve sağ bacağının yerini Hasan’ın sağ kolu ve sağ bacağı ile dolduruyordu. Durum onun içinse tam tersiydi. Yani anlayacağınız adamımızın sağ tarafı, Hasan’ın da sol tarafı yoktu ve bunun bir sebebi de yoktu, doğuştandı; doğmuş olmaktan daha büyük sebep mi vardı?
DEVAMI GELECEK…
Dersem de sen inanma okur! Bu yazının bütünleyeni sensin ve kendi zihin oyunlarınla dolduracaksın bu yazıyı.
DEVAMI GELMEYECEK…
Dersem de bitmiş olmaz çünkü hala yaşıyorsun. Affettim seni! Aferin bana!
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/4/2008 - Sabah Taksimi
Annesi. Tamam annesi tamam. Kalkacak az sonra, beş dakika daha uyusun annesi. Lütfen annesi. Sen git şimdi başından, o kendi saatini kurup, kendi kalkabilir annesi. Kalkamazsa sen sorumluluk hissetme, bırak onu kendi haline. Peki, annesi peki, kızma, kalkıyor şimdi. Ama bir dakika daha lütfen annesi. Anladı annesi, kahvaltı yapacak ama şunu da bil ki; insan uyandığında kahvaltı yapar annesi, kahvaltı yapmak için uyanmaz. Lütfen biraz daha yatsın annesi. Açma yorganını, sevmez böyle şeyleri. Hem işe geç kalmaz annesi, geç kalacak bir işi olmadı hiçbir zaman. Şimdiki işi de geç kalınacak bir iş değil annesi, ne zaman giderse o zaman yapar işini. Arkası yarınların arkasını yarmaktan başka bir işi yok annesi. Onun için kolay bir iş. Tamam annesi tamam kalktı. Elini yüzünü yıkar annesi ve hemen sofraya gelir. Yok banyoda uyuya kalmaz annesi, uyandığında bir daha kolay kolay uyumaz zaten, o yüzden zor uyanır. Havlusunu bulamadı annesi, nereye koydun yine. Tamam çekmeceden aldı yenisini annesi, kızma. Çayın şekerini sen atma annesi, kendi atabilir. Hem sen çok atıyorsun zaten, sevgini böyle göstermene gerek yok annesi. Kilo alıyor sonra. Yok annesi yüzü asık değil, her zamanki hali. Gülmüyor genelde bilirsin annesi. Neyse. Eline sağlık annesi, doydu. Yok, çaydan başka bir şey istemiyor canı, ısrar etme annesi. Yok inatçı değil annesi, sadece iştahı yok. Tamam annesi tamam, çok inatçı o ama insan tek başına inatçı olabilir mi ki? Beraber inatlaşıyorsunuz; sen ısrar etmesen o da ısrar etmeyecek. Tamam annesi uzatmıyor, özür diler, seni kızdırmak istemedi. Ukalalık yapmıyor annesi. Şimdi çıkıyor. Yok, saçlarını taramayacak annesi. Ayakkabılarını da boyamayacak, bırak böyle kirli kalsınlar annesi. Tamam annesi tamam, herkesin ne dediği önemli değil, o kendini böyle iyi hissediyor annesi. Belki bir gün annesi, belki bir gün oğlunda diğerleri gibi olur: Onlar gibi saçlarını tarar, elbiselerini ütüler, ayakkabılarını cilalalar, yüzü güler hatta belki bir gün birine aşık bile olabilir. Ama şimdi değil annesi, şimdilik böylesi iyi, mutlu böyle annesi. Hadi annesi çıkıyor şimdi. Bir şey ister miydin akşama gelirken annesi. Peki, iki paket LM, ha bir de üç ekmek annesi. Fırından annesi, başka yerden değil. Yok şemsiye istemez annesi. Yağmurda ıslanmayı çok sever, bir de yürümeyi annesi…
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Kimi zaman meczup kimi zaman mahcup olan adamın yine de her derde deva olmaya çalışan bastırılmış duygularını iyice çamaşır suyuna basdıktan sonra "Ayşe Teyze cıırrtt" sloganındaki Ayşe teyzeyi ve bütün ortayaş üstü boyanmış sarı kafalı teyzeleri camdan atmak için can atan tek dişi kalmış egoism ile birleşmesinden çıkan, bilinçaltında onca canavar besleyen, hayatında karışık pizza ve lahana yememiş, organik ve inorganik bileşiklerin oluşturduğu, ruhu çoktan yerle yeksan olan katı kalpli bileşik.
Kategoriler
Arkadaşlarım
. .
|